
Hayatın karmaşası içinde zaman zaman durup insanı insan yapan şeyin ne olduğunu sorgularız. Bizi diğer canlılardan ayıran, zihnimizi ve ruhumuzu biçimlendiren o görünmez cevher nedir? Bu sorunun izini sürdüğümüzde, yolumuz kaçınılmaz olarak duygu dünyamızın en derin katmanlarına uzanır. Bu derinlikte, sessizce duran ama dokunduğu her şeyi güzelleştiren bir kavramla karşılaşırız: Merhamet.
Merhamet, yalnızca başkalarının acısına üzülmek ya da edilgen bir acıma duygusu hissetmek değildir. Bencilliğin gürültüyle alkışlandığı, herkesin bir birine yabancılaştığı bu karmaşık çağda, bir insanın başka bir ruhun titreyişini kendi göğsünde hissetme cesaretidir. İnsan kalbinin en zarif, en sessiz ama en devrimci eylemidir.Zekamız bize dünyayı kavrama yetisi sunar, mantığımız gökdelenler inşa eder, teknolojimiz kıtalar arası mesafeleri bir saniyeye sığdırır. Mantık köprüler kurar ama o köprüden yalnız geçen birinin yalnızlığını hissetmez; teknoloji mesafeleri kısaltır ama yan yana oturan iki kalbin arasındaki uçurumu kapatamaz. Merhamet ise aklın ulaştığı en yüksek noktada bile durup arkada kalana el uzatma olgunluğudur.Bu köklü ve zarif duygu, gücünü insanın iç dünyasındaki en adil mekanizmadan, yani vicdandan alır. Vicdan ile merhamet, birbirini tamamlayan ve asla ayrılmayan iki ruh kardeşidir. Vicdan; zihnin ve kalbin ortaklaşa kurduğu, doğruyu yanlıştan ayıran kesintisiz bir pusuladır. Merhamet ise o pusulanın gösterdiği yöne doğru atılan insani ve somut adımdır.
Merhametin yokluğunu anlamak için hayatın kıyısındaki en çaresiz anlara bakmak yeterlidir. Kışın ortasında, kırık bir bacakla soğuktan titreyen ve ölmemek için son nefesiyle etrafına bakan küçücük bir kedi düşünün. O canlının bakışları, aslında insanlığa yöneltilmiş açık bir vicdan çağrısıdır. Fakat merhametten nasibini almamış bir insan için bu çığlık hiçbir şey ifade etmez. Yanından geçerken başını bile çevirmez, hatta durup bakmaya bile değer görmeden basıp geçer. Burada mesele sadece bir hayvana yardım etmemek değildir; mesele, bir başkasının acısı karşısında zerre kadar duygulanmamak, o acıyı yok sayacak kadar körleşmektir.
Psikoloji bilimi de insanın bu içsel mekanizmasını incelerken şefkat ve merhameti ruh sağlığının en temel direklerinden biri olarak kabul eder. Kendi eksikliklerine ve başkalarının hatalarına karşı acımasız olan zihinler, sürekli yargılayan sert bir iç sesin altında ezilmeye mahkûmdur. Saldırganlığın veya ilgisizliğin arkasında çoğu zaman zayıflığı gizleme çabası yatar. Bunu günlük hayatta sıkça görürüz. Minibüste giderken şoförün yaptığı ani frenle kendisine çarpan biri olduğunda ona dönüp “Önüne baksaydın!” diye bağıran bir insanın sergilediği öfke, içindeki tahammülsüzlüğün dışa vurumunu gösterir.
Peki merhamet insanın doğasında kendiliğinden var olan bir cevher midir, yoksa zamanla gelişen bir yeti mi? Merhamet, insanın hamurunda sabit duran donuk bir heykel değildir. Ruhun aldığı yaralara, sığındığı iklimlere göre şekillenen değişken bir içsel akıştır. Çocukluğunda şefkatin sıcaklığıyla sarmalanmış, duygusu incitilmeden büyütülmüş yüreklerde bir pınar gibi gürül gürül akar. Fakat sürekli yargılanarak büyüyen, katı kuralların gölgesinde katılaşan ya da kendi varlığını hırsın ve egonun soğuk zirvelerine hapseden insanlarda bu pınar kurur. Kendi içindeki kırılganlığı kabullenemeyen zihin, başkasının dökülen yaprağına da tahammül edemez.Bu içsel kuraklık, insanın dokunduğu tüm ilişkilere sinsi bir zehir gibi yayılır. Merhametin çekildiği bir bağda; sarılmanın yerini yargı, anlayışın yerini ise bencil bir haklılık savaşı alır. Partnerinin, dostunun ya da evladının en küçük bir tökezlemesinde ona bir el uzatmak yerine, o minibüsteki acımasız bağırışın yankısı duyulur. Oysa insanları birbirine bağlayan şey kusursuzluk değil, birbirlerinin yaralarına sürdükleri o sessiz merhem, yani merhamettir. Merhametsiz bir ilişki, ne kadar kalabalık olursa olsun, iki insanın yan yana donduğu buzdan bir saraydan farksızdır.
Sonuç olarak, insan zihniyle sürekli tartar, hesaplar, kendi içinde amansızca çatışır ve düşünür. Fakat hayatın en kırılgan anlarında son sözü söyleyen çoğunlukla kalptir. Psikolojik iyi oluş, zihni tamamen susturmak ya da mantığı yok saymak kesinlikle değildir. Aksine, zihin ile kalp arasında sağlıklı bir diyalog kurabilme becerisidir. Zihin bize yol haritasını, seçenekleri ve olası riskleri sunarken; kalp bize nereye gitmek istediğimizi, neyin bizim için gerçekten anlamlı olduğunu söyler. kalbin söylediği o son sözü duyabilecek kadar durulmak, onu reddetmemek ve zihnimizi bu sesin rehberliğinde bir araç olarak kullanabilmektir. İnsan, ancak zihninin mantığını kalbinin cesaretiyle buluşturabildiğinde tam ve bütün bir yaşam sürebilir.
Leave a Reply