

İnsan, adımlarını bastığı toprağın, başını soktuğu evin, hatta her gün oturduğu o aynı çalışma masasının şeklini almaya öyle çabuk alışıyor ki… Sabah alarmıyla başlayan o tanıdık telaş, akşam aynı koltukta biten yorgunluk ve “zaten hayat böyle bir şey” dedirten o sessiz kabulleniş… Farkında olmadan, kendi sınırımızı içine sığıştığımız o daracık kalıpların kenarlarından ibaret sanıyoruz. Oysa ruhun genişliği, üzerine giydirilen bu dar elbiselere asla sığmaz.
Bizler çoğu zaman güvende olmayı, gerçekten yaşamaya tercih ediyoruz. Belirli saatlerde uyanıyor, belirli yollardan yürüyor ve zihnimizin önceden çizilmiş patikalarında yürümeyi “huzur” sanıyoruz. Ancak huzur ile durgunluk arasındaki o ince çizgiyi kaçırıyoruz. Durgun su nasıl zamanla tazeliğini kaybedip bulanırsa, değişimden ve belirsizlikten kaçan bir yaşam da kendi rengini yavaş yavaş yitirmeye başlıyor. Başkalarının yazdığı senaryolarda başrol oynamaya çalışırken, kendi hikayemizin yalnızca sessiz bir seyircisi olup çıkıyoruz. Bu kalıplar bizi koruyor gibi görünse de zamanla en büyük hapishanemiz haline gelmeye başlıyor. Tıpkı dizginlerini koparıp fırtınaya doğru koşmak isteyen bir at gibi… İçimizde bastırılmış, ehlileştirilmeye çalışılmış ama asla tam anlamıyla söndürülememiş yangının taşınması ve var olması gibi… O yangın , her ne kadar o kalıplar içerisinde bizde olmuş olursa olsun alışkanlıkların konforlu ama uyuşturucu çemberinden çıkmak için fırsat kollar.
Varoluşlarını gökyüzünün sonsuzluğunda kanat çırparak geçirmeye yaratılmış kuşlar, neden kendilerini o atın üzerine kondurur? Çünkü diledikleri yere uçacak kapasiteleri varken, “bir soluklanayım” dedikleri o yerde, bazen bir sığınaktan daha fazlasını bulurlar. Bir dostluk, aitmiş gibi hissetme ve ötesi… Kuş, atın üzerinde sadece güvende hissetmez. Aynı zamanda ondan fayda sağlar ve ona fayda sunar. At için de bedeni sınırlı alanından çıkarak kalıplarından daha fazlası olduğunu ona gösterir. Bu, beklemediğinden daha uzun süre mola verdiği, karşılıklı bir yarara dönüşen güven alanı olmaya başlar .Tıpkı bu kuş ve at gibi, insan da gerçek bir bağlantıyı ve kendini bulma yolculuğunu, sadece sınırlarını bildiği güvenli alanlarda değil; bazen o sınırları aşma cesareti gösterip, beklemediği bir yerde, beklemediği bir şekilde, farklı bir canlıyla veya durumla kurduğu bu bağlantılarda keşfeder.
Zihinsel ve duygusal gelişim sürecinde insan, çevresinden edindiği öğretileri, “yapamazsın” denilerek çekilen sınırları ve başarısızlık korkularını kendi gerçekliği zannederek yaşar. Bir noktadan sonra bu dar kalıplar onun güvenli bölgesi hâline gelir; dışarıda büyük bir ihtimal denizinin olduğunu bilse bile o kısıtlı alanda kalmayı tercih eder. Bu durumu günlük hayatta çok net görürüz: Bir ilişkide sürekli baskılanıp kendi değerini unutan bir insan, zamanla kendisini o ilgisizliğe veya değersizliğe layık görmeye başlar. Ya da yetenekli bir sanatkâr, “bu yaştan sonra yeni bir şey denenmez” diyerek kendi özgünlüğünü bastırır. Bu zihinsel pranga, insanı fark ettirmeden kendi potansiyelinin uzağına düşürür ve ona aşılmaz gibi görünen sınırlar çizer.
Defalarca maruz kalınan olumsuzluklar,engeller ve genel tabirle yaşam sürecindeki olay ya da şartlar karşısında kişinin “ne yapsam da hiçbir şeyi değiştiremem” inancını kökleştirmesi, psikolojik adıyla öğrenilmiş çaresizlik adını verdiğimiz durumu yaşamasıdır. Bu durum aslında ruhun kendi elleriyle ördüğü en kalın duvardır. Zihne bir kez bu tohum ekildiğinde, artık dışarıdaki engellere veya baskılara gerek kalmaz; insan kendi kendisinin gardiyanı, kendi sınırlarının celladı oluverir. Öğrenilmiş çaresizlik, konfor alanının en sinsi türevidir; insana içten içe acı çektirir ama aynı zamanda risk alma ve sorumluluk üstlenme yükünü de üzerinden alır. “Benim kaderim bu”, “Bizden geçti artık” ya da “Ne yapsam olmuyor” cümleleri, aslında çaresizliğin değil, zihinsel bir teslimiyetin yankılarıdır. Çözüm hemen yanı başında, kapı ardına kadar açık olsa bile, öğrenilmiş çaresizliğin gölgesindeki zihin kapının arkasındaki belirsizliktense, içerideki tanıdık acıyı ve kısıtlanmışlığı seçer. İçindeki o fırtınaya koşmak isteyen atın dizginlerini, kendi elleriyle çaresizce sıkmaya devam eder.
Kendini o daracık sınırların içine sıkışmış sanan at ile onun üzerine konan kuş aslında aynı temelde buluşur. Bir yanda gücünün farkında olmayıp etrafındaki görünmez duvarlara boyun eğmiş, çaresizliği öğrenmiş bir at; diğer yanda ise uçsuz bucaksız gökyüzüne kanat çırpabilecekken o anın getirdiği konfor ve sığınma ihtiyacıyla gelip o atın üzerine konan bir kuş… Kuş da gökyüzünün sonsuzluğuna ulaşıp risk almak yerine, o an için bildiği, sığınabileceği ve görece daha “güvenli” gördüğü o alana, yani atın sırtına tutunur. Nihayetinde her iki canlı da kendince bir güvenli alan arayışındadır. At kendi zihnindeki çitlerin dışına çıkmaktan korkarken, kuş da o çitin içindeki tanıdık bir limana sığınmayı seçer. Burada ne kuş üstün bir bilgeliğin temsilcisidir ne de at yalnız başına bir çaresizlik sembolüdür; ikisi de doğanın ve canlının o en temel dürtüsüne, yani bilinmeyenden kaçıp bildiği güvenli alana sığınma ihtiyacına boyun eğmiştir. Öğrenilmiş çaresizlik de işte tam olarak bu ortak refleksten beslenir.
Çaresizlik doğuştan gelen silinmez bir kader değil, sonradan zihne öğretilmiş, konfor ve güvenlik arayışıyla zamanla benimsenmiş zihinsel bir illüzyondur. Ancak öğretilen her yanlış kanı gibi, derin bir farkındalıkla unutturulabilir de. Kaçındığımız o belirsizliğin içine küçük ama cesur adımlarla girmeyi, kontrol edebileceğimiz alanların sorumluluğunu yeniden ele almayı ve başarısızlık korkusunun felç edici etkisini kırmayı hedeflersek , zihindeki o pasif kabulü bozup zihnin kendi esnekliğini ve kontrol gücünü hissetmeye başlarsak ruhsal özgürleşme gerçekleşir. İyileşmek, dış dünyadaki sınırları değiştirmekten ziyade, zihnin içeriye ördüğü o duvarları yıkıp kendi potansiyeline yeniden alan açmaktır.
Leave a Reply