

Zihnin sakin sularında yüzmek, her insanın doğal bir arzusudur. Ancak bazen bir düşünce, fısıltısıyla gelip zihnin tam ortasına batan bir çivi gibi hissettirebilir. İnsanlar düşünür, sorgular ve fikir yürütür. Bazı düşünceler o kadar ısrarcı ve yüksektir ki üzerine fazla yoğunlaşıldığında zihin dokusu zedelenmeye ve ruhu aşındırmaya başlar.
Eminim ki çoğumuzun yolda yürürken ayakkabısının içine küçücük, sivri bir taşın kaçtığı olmuştur. Kimimiz o taşı o an anında oradan çıkartmış, kimimiz müsait olduğu anda çıkarmak için yer kollamış, kimimiz ise yol bitip o ayakkabı çıkarılıncaya kadar taşı oradan almayı ertelemiştir. Dışarıdan bize bakan kimse o taşın orada olduğunu görmez ama ne kadar yürümeye devam etmek istersek isteyelim o taş ayağımıza batar hatta canımızı yakar. Dikkatimiz, enerjimiz birden o küçük taşa kitlenir. Bizler o taşın orada olduğunu ve canımızın yandığını ne kadar karşı tarafa belli etmek istemesek bile karşı taraf bunu gözlemleyebileceği alanlara tanık olabilir. Belki yürüyüşümüzün yavaşlamasından, belki yüz ifademizden… Bizler de acının vermiş olduğu can yanması ile o an sadece o sızıyı düşünmeye başlarız. Peki ayakkabımıza kaçan bu taşın zihnimize kaçan versiyonu yok mudur?
Ayakkabıdaki o minik taş, bazen zihnimize de birdenbire, istemeden düşer. Küçüktür. Saçma olduğunu biliriz. Hatta bazen mantıksız da buluruz. Ancak feci ve sivridir. Bu taş “takıntı” dediğimiz ,insanı rahat bırakmayan, zihinden çıkarılıp atılamayan huzursuz edici düşünce kalıpları yani psikolojik adıyla “obsesyon” kavramıdır. Peki ayakkabıdaki taş canımızı yaktığında ne yaparız? Yürümeye devam edemez, ayağımızı sallar, ayakkabıyı ayağımızdan çıkarır ve o taşı oradan almaya çalışırız. Tek amacımız o acıdan kurtulmak olur. Bu eylem aşaması da “zorlantı” dediğimiz, zihindeki düşüncenin yarattığı rahatsızlığı,kaygıyı gidermek için yapılan hareket, ritüel ve kontrol etme davranışları yani psikolojik adıyla “kompulsiyon” kavramıdır. “Ocağı kapattım mı?” sorusu her insan için normal durumda karşılanabilecek bir sorudur.İnsanidir. Ancak bu soru , ocağın kapalı olup olmadığını defalarca kez kontrol etme davranışına geçerse işin boyutu değişir. Kaygıya defalarca geri dönüp bakmak, zihinde bir şeyleri üst üste tekrar etmek tıpkı ayaktaki o taşı bir an önce atmakta olduğu gibi bir rahatlama telaşı taşır. İşin zor yanı şudur: Ayakkabıdaki taşı bir kere çıkartmak rahatlatıcıdır ama zihin bazen aynı taşı tekrar tekrar içeri alıp durur.
Peki mantık “At şu taşı gitsin” dediği halde zihin neden o taşı ısrarla içeri alır? Çünkü beynimiz bizi hayatta tutmaya programlanmış, aşırı korumacı bir alarm sistemi gibidir. Tehlike sezdiği an sirenlerini çalmaya başlar. Obsesif bir zihinde ise bu alarm bozuktur. Ortada ne bir yangın vardır ne de bir duman . Ancak birey ne var ki koca bir binayı ortada hiçbir şey olmasa dahi boşaltmaya çalışır. Zihin o sivri taşı -yani en kötü ihtimali- içeriye alır. Çünkü “Eğer bu tehlikeyi sürekli gözümün önünde bulundurursam kendimi koruyabilirim.” diye düşünür. Belirsizliğe hiç tahammülü yoktur. %99 luk bir güvence ona yetmez. %1 lik “acaba(?!)” ihtimalini kabul etmez ve %100 emin olmak ister. “Ya kapıyı açık unuttuysam!” “Ya sevgilim aslında beni sevmiyorsa!” gibi fısıltıları almaya başlar. Zihin, bu fısıltıları sık sık almaya başladığında kendi düşüncelerinden korkmaya başlar. Küçük bir lekenin dahi o nesneyi tamamen batırabileceğine inanmak gibi… Tam da bu noktada yorucu bir kavram hayatımıza girer. “Mükemmelliyetçilik” .Mükemmelliyetçilik, zihnin “eğer her şeyi kusursuz yaparsam, ayağıma hiçbir taş batmaz.”adlı illüzyonudur. Bu yüzden zihin kontrolü elde tutmak için kendisine tavizsiz simetri, sayı ve temizlik kuralları icat eder. “Ocağın düğmesini 3 kez çevirmek yetmez. 3 uğursuzdur. 4 kez çevirilmelidir. Hatta kapı kilitlenirken adım çift sayı atılmalı, kaldırımdaki çizgilere basılmamalı, masadaki bardağın kulpu milimetrik olarak tam sağa bakacak şekilde olmalı, her yer temiz olsa dahi o raf silinmelidir gibi. Zihin sanar ki bardağın kulpu başka yönde olursa ya da adımları 5 yerine 6 olursa dünya başına yıkılacak ve o sivri taş felakete dönüşecek. Tüm bu kontrolcü işaretler, zihnin kaza yapmamak için tutunduğu “hayali direksiyon”lardır.
Zihin bu noktalarda kişinin kendisine ve çevresine karşı katı kurallar geliştirmesine neden olur. İlişkiler de tam bu noktada yıpranmaya başlar. Kendi içindeki kusursuzluk ve düzen baskısını tek başına yaşayamayan zihin bir süre sonra bu kuralları çevresine de taşımaya başlar. “Dışarıdan gelince bu kıyafetler katlanacak.”, “Havlu milimetrik katlanarak rafına koyulacak.”, “Diş macunu tam ortadan değil alt kısımdan sıkılacak.”… Bu durumlardaki ufak bir esnemede kişi “Benim dediğim şeyleri önemsemiyorsun.” “Hiç özenli değilsin.” diyerek karşı tarafa öfkelenebilir. Burada kişi aslında partnere kızmaktan ziyade kendisinin kurmuş olduğu güvenli kalenin bozulacağından korkarak paniklemektedir. Böylece o sivri taş doğrudan ilişkilerin ortasına saplanır. Sevgiyle örülmüş bağ ve birbirine huzur veren sığınak alanı, içinde her şeyin kurala bağlandığı bir mahkeme salonuna dönüşür. Dışarıdaki dünya kontrol edemeyeceği kadar karmaşık hale geldiğinde kişi kendi mikro evreninde kusursuz bir dünya yaratarak zihni sakinleştirmeye çalışır. “Partnerimi gerçekten seviyor muyum”, “Aramızdaki çekim bitti mi” ,”O beni aldatıyor mu” gibi düşünceler partnerden sürekli duygularını kanıtlamasını istemeye, sosyal medyasını kontrol etmeye veya ilişkiyi durmaksızın sorgulamaya yol açar. Bu durum ilişkide yetersizlik ve yargılanma hissi yaratır. Dışarıdan “mikrop taşıma” korkusu nedeniyle eşyalara dokunmasını kısıtlama, temastan kaçınma ya da temas anından sonra dezenfekte olma ihtiyacı romantik yakınlığı zedeler ve reddedilme ile kabul görmeme hissini beraberinde getirir. Bazen iyi bir özelliğin fazla olması dahi bu durumun olumsuzluğunu pekiştirebilir. Aradığımızda ulaşamadığımız partnerin başına kötü bir şey gelme ihtimalinden bizi aldatabileceği ihtimale kadar uzanan yelpaze bizi partneri daha çok aramaya, darlamaya ve zorlamaya iter. Bu kontroller kısa vadede rahatlama sağlasada uzun vadede obsesyonu yani düşünceyi daha da besler.
Bu yorucu yapıyı bozmak için terapi desteği gereklidir. Birey, kaygı uyandıran obsesif düşünce ile kademeli olarak yüzleşmeli, rahatlamasını sağlayan kontrol davranışlarının ve eylemlerinin yani kompulsiyonlarının engellenmesi sağlanmalıdır. Bunlar aşılmaya başladığında zihin, ritüeller uygulamasa dahi kaygının kendiliğinden azaldığını ve felaket senaryolarının gerçekleşmediğini deneyimleyerek öğrenir. Bu düşünce ve davranışlar yalnızca bireyin kendisini değil, ilişkilerini de etkilediği için partnerlerin ve çevresinin belirleyiciliği de rol oynar. İyileşme sürecinde partner ya da çevredekilerin iyi niyetle de olsa ritüellerin bir parçası olmaktan çekilmesi gerekir. Kaygının azalması için aşırı kural ve onay vermedeki uyumun kişiye karşı azaltılması gerekir. Bu aşamada tarafa durumun diğerleri tarafından bir dışlanma ya da reddedildiği ortamın olmadığı ,yaşanılan durumun nörobiyolojik bir süreç olduğu açıklanır. Öfke ve suçluluk yerine sağlıklı sınırlar kurulması sağlanır. Obsesyonlar tamamen yok olmaz ve hayatta herkeste mevcuttur. Önemli olan onların yaratmış olduğu kaygıyı yönetebilme ve belirsizliği tolere edebilme becerisinin kazanılmasıdır. Sonuç olarak iyileşme, zihnin mutlak kesinlik arayışını esneklik ile değiştirebilmektir. Denetim baskısı bittiğinde hayat bir sınav alanı olmaktan çıkar ve yeniden kendisiyle,çevresiyle bağ kurabildiği güvenli bir alana dönüşür.
Leave a comment