

İnsanların hayatı anlamlandırma yolculuğu henüz ateş yokken, yazı yokken, ellerde yalnızca insanın yalın varlığı varken başlamıştır. İnsanlar henüz dünyayı anlamlandıracak kelimelere, karanlıkları aydınlatacak bir kıvılcıma sahip değilken bile “dokunabilmeyi” biliyordu. Yalnızca sınırlı imkan ve nesnelerin bulunduğu ilk çağda temas; korkuyu dindirmenin, karanlıkta birbirini bulmanın ve “buradayım” demenin tek yoluydu. Dokunmak, insanın doğadaki en ilkel, en dürüst, en köklü varoluşunun bir göstergesidir. Biyolojik boyutta baktığımızda yaklaşık olarak 5 milyon dokunma reseptörü cildimizin altında mevcuttur. Reseptörler; basıncı, sıcaklığı, yumuşaklığı saniyeler içerisinde zihne ileten birer elçi konumundaki proteinlerdir.
Bir çocuğun merakla sıcak bir çay bardağına doğru uzanan o küçük elini düşünelim. Ebeveyn çocuğa ne kadar “Sıcak,dokunma” uyarısı yaparsa yapsın sıcak ile tanışmamış o çocuk için bu uyarı soyut, basit bir sesten ibarettir. Çocuk elini o bardağa götürür, parmağının ucu sızlar, sıcağı hisseder ve bazen canı yanar. Sıcağın ne olduğunu, canın nasıl yanabileceğini hatta yanmanın hemen ardından ebeveynin o yanan bölgeyi üflemesini ve bunun beraberinde elde oluşan serinletici etkiyi ona öğreten şey bu ilk dokunuş anıdır.
Yaşamın içerisindeki olaylarda, gözlemlerimizde de tehlikeyi, sığınmayı, şifayı yine dokunma eşliğinde öğrenebiliriz. Yaş alıp büyüdükçe hayatımıza giren insanlara da tıpkı o sıcak bardağa dokunur gibi dokunuruz. Bazen bize iyi gelene, bazen bize fiziksel-ruhsal zararlı ya da uyumsuz kişilere, bazen hazır olunmayan yakınlıklara temas ederiz. Ruhumuzda tıpkı o çocuk gibi üzerinde yanık izleri barındırabilir. Belki de o üflemeyi soğuk ve de mesafeli alarak incinmeyi öğrenebilir. Bu kazanımlar kulağa epey olumsuzmuş gibi geliyor olabilir. Halbuki bir durumun olumsuz yanı bir noktada bize neyin şifa olduğunu da gösteren bir pusula edasındadır. Bu pusulanın bizi götürdüğü durak ise “ruhsal uyum”dur. Ruhsal uyum, iki farklı zihnin, ayna yani yansıtıcı nöronlar vasıtasıyla bir ötekinin ne hissettiğini, kelimelere ihtiyaç duymadan simüle etmesi, onu hissetmesi ve onaylamasıdır. Beden düzeyinde başlayan bir temas, zihin düzeyindeki uyumla birleştiğinde güçlü bir koruma kalkanına kavuşur.
Ağır bir haber aldığınızı veya zihninizin kontrolden çıktığı bir kriz anını düşünelim. Birisinin gelip sakince sırtınıza koyduğu el nice tavsiye ve teselli cümlesinden daha rahat hissettirmeyecek midir? Avuç içindeki sıcaklık, sabit duruş ve sıvazlanma derinin altındaki reseptörlere ulaşır. Beden, karşıdakinin nefes alış-verişini, samimiyetini hissettikçe kendi içindeki alarm durumunu kapatır. Direnç kırılır. O uzanan el fiziksel bir temas olmaktan çıkarak sizin acınıza ortak olan, kendi dinginliğini size transfer eden bir iletkene dönüşür. Yürek ve zihin “Şu an tek başıma bir şeyleri yüklenmek zorunda değilim” dercesine güven hissi almaya başlar.
Karmaşalar ve acıları kelimelerle kavramsallaştırmak istediğimizde zihin çoğunlukla yorulur. Beden bu noktada dili ve mantığı devreden çıkararak doğrudan hislerle iletişim kurar. Bulunduğu durumdan çıkmak ya da bir şeyleri değiştirmeyi ikinci plana alarak o an sadece bir eli tutmayı, bir omuza baş koymayı, kokuyu içine çeke çeke sarılmayı isteyebilir. Bu temaslar organizmaya “yalnız değilsin, tehdit altında değilsin” mesajını verir. Kalp ritmi düzene girer, stresi tetikleyen adrenalin ve kortizol düzeyleri yerini rahatlamayı sağlayan diğer hormonlara bırakır. Beden, savunma gardını indirdiğinde ve sürekli tetikte olma halini bıraktığında iyileşmeye başlar. Bu yüzden temas,insan ilişkilerinde lüks bir tercih değil, tıpkı su,yemek gibi bir ihtiyaçtır. Bunu güncel olarak gözlemlediğimiz alandan örneklemem gerekirse ChatGBT, Gemini gibi birçok yapay zeka uygulamaları teknolojinin ve insanlığın vazgeçilmez bir parçası durumunda. Birr bilgiye ulaşmanın sınırı neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bir yazılımın kodundan, daha önce hiç gitmediğimiz bir şehirdeki metro hattının bilgilerine kadar her bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz. Hatta bu platformda yapay zeka ile sohbet ediyor,dertleşiyor ve hayat içerisindeki düğümlerimizi çözmeye çalışıyoruz. “…Bana bunu yazmış. Ancak şu an ona çok sinirliyim. Ne yazsam bu mesajına” , “Bana abartılı olmayacak şekilde bir kıza yazabileceğim ilk mesajı hazırla” ya da “Beni 2.plana atmasından çok yoruldum.Önceliği ben değilim. Yaptıklarına rağmen ondan vazgeçemiyorum. Ne yapmam lazım? Ona nasıl davranayım?” gibi örnekleri günlük hayatımızda kullandığımız alanlar yok mudur? Zihin buradan alacağı cevaba her ne kadar ikna olursa olsun, beden eksik olanı bilir ve hisseder. Uzak mesafe ilişkilerinin nihayetinde o uzun yolları aşıp bir buluşma ile sonuçlanması tam olarak bu yüzdendir. Ekran arkasından kurulan binlerce cümle, paylaşılan yüzlerce fotoğraf veya yapay zekanın sunduğu empati yan yana gelindiğinde kurulan temasın yerini çoğu zaman tutamamaktadır. Tam da bu noktada sınırsız bilgiyi önümüze sunan , yapay zekanın bu çağda yapamadığı tek şey budur: Dokunmak .
Tüm sürece baktığımızda ilişkileri,sevgiyi ve derin duygusal bağları ayakta tutan en temel ihtiyaç filtresiz temastır. Ufak bir göz kontağı ya da kokudan cinsel yakınlığa kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Dürtü ve haz arayışının ötesinde , iki ayrı sinir sisteminin ortak bir ritimde buluşmasıdır. Fiziksel temastan yoksun kalınması durumunda birey zamanla kurur. Çünkü beden güven ve sevilme ihtiyacını karşılayamaz. Kedileri çok sevdiğini söyleyen ama bir kez o kedinin başını okşamamış birisinin sevgisi nasıl kuru bir sevgiyse insanın kuruluğu da öyledir. Anlamsız ve de boşluk… Sonuç olarak temas, aidiyet, kabul ve güven hissinin bir mühürüdür. İç dengeyi sağlayan yapısıyla iyileşme sağlar. İyileştiricidir.
Leave a comment