

Bazen tek bir cümle, göğsün tam ortasına oturan o ağır kütleyi harekete geçirmeye yeter: “Sana bunu nasıl yapabildi?”
Zaman akar, mevsimler değişir, sokaklardan yeni insanlar geçer; fakat zihnin bir köşesi o ihanet veya haksızlık anına çakılı kalır. Acı olan, insanın en çok güvendiği limanlarda fırtınaya yakalanmasıdır. Bir dostun soğuk bakışı, bir yakının sessizce arkasını dönmesi ya da hayatın tam ortasında uğranılan bir vefasızlık… O an ruhumuza batan küçük bir kıymık gibi başlayan kırgınlık, zamanla içimizde büyüyen, dokundukça sızlayan ve en sonunda bizi kendi kabuğumuza hapseden koca bir yaraya dönüşür. Biz ise o yarayı kabuk bağlatmak yerine her gece zihnimizde yeniden kaşır, öfkemizi bileyip hırsımızı besleriz. Sanki içimizdeki o ateşi canlı tutarsak, bize zarar vereni bir gün o ateşle yakabilecekmişiz gibi… Oysa ne zaman görülmüş elinde kor tutan adamın kendi avucunun değil de başkasının yandığı?
Peki, nedir içimizde bir türlü yerli yerine oturtamadığımız bu affetme olgusu?
Psikolojik perspektiften bakıldığında affetmek; maruz kalınan haksızlığın, ihanetin veya acının ardından hissettiğimiz o yoğun öfke, nefret ve intikam gibi yıkıcı duyguları beslemeyi kademeli olarak bırakma tercihidir. İnsanın kendi iç dünyasında başlattığı zihinsel ve duygusal bir özgürleşme eylemidir. Ne var ki çoğumuz affetmeyi yanlış kavramlarla karıştırırız. Affetmek; yapılan haksızlığı unutmak, karşı tarafın hatasını meşrulaştırmak, o kişiyle hiçbir şey olmamış gibi el sıkışıp ilişkiyi sürdürmek ya da o haksızlığı yapanı aklama töreni değildir. Affetmek, kendi ruhunu o haksızlığın zindanından tahliye etme kararıdır.
Biz zannederiz ki öfkemizi dipdiri tutarsak adalet yerini bulacak, canımızı yakanı zihnimizde kurduğumuz hayali mahkemelerde yeniden yargılayabileceğiz. Oysa nefret, insana güç veriyormuş gibi görünen ama içten içe onu kemiren sahte bir zırhtır. İntikam arzusu da tıpkı sevgi gibi bir bağdır; insan nefret ettiği kişiyi de sırtında taşır, onun bıraktığı enkazı kendi evinin salonu beller. Zaten bizi en çok yoran şey, yapılan haksızlığın kendisinden ziyade, o anın zihnimizde kesintisiz bir film gibi dönüp durmasıdır. Karşı taraf belki çoktan kendi hayatının telaşına kapılmış, attığı okun bıraktığı izi unutmuş, hatta uykusuna dalmıştır. Biz ise gece yarısı kendi içimizde savunmalar hazırlar, hayali hesaplaşmaların içinde boğuluruz. Öfkeyi canlı tutmak, maruz kaldığımız adaletsizliğe karşı tuttuğumuz nöbet gibi gelir. Zannederiz ki affedersek o kişinin yaptığını cezasız bırakmış, kendi yaramıza ve haklılığımıza ihanet etmiş olacağız. Bir başkasına duyulan öfkeyi beslemek karşı tarafı cezalandırmaz; sadece bizi o insanın bıraktığı enkazın altında yaşamaya mahkûm eder.
İnsan her şeyi bir çırpıda affedemez; çünkü zihnimiz, yaşananları öylece silip atmak üzerine kurulu değildir. Bilişsel yapımız gereği, tecrübe ettiğimiz hiçbir şey tamamen kaybolmaz. Derinlerde bir yerlerde iz bırakır, biçim değiştirir ama varlığını sessizce sürdürür. Beynimiz, aslında bizi korumak ve hayatta tutmak için çalışan şefkatli ama bir o kadar da tetikte duran bir koruma mekanizmasına sahiptir. Bir olayı tekrar hatırlamak, sadece geçmişin tozlu sayfalarını karıştırmak değil; zihnimizin gelecekteki olası kırılmalara karşı aldığı doğal bir güvenlik önlemidir.Bizi bazen olduğumuz yere sabitleyen, adımlarımızı ağırlaştıran şey de tam olarak budur. Karşılaştığımız hatanın kendisinden ziyade, o hatanın iç dünyamızda yarattığı sarsıntı ve kurduğumuz duygusal dengedeki kırılmadır.Psikolojik bir pencereden baktığımızda; affetmekte zorlanmamızın temelinde, incinen öz saygımız, zedelenen güven duygumuz ve dünyanın adil bir yer olduğuna dair beslediğimiz o masum inancın sarsılması yatar. Canımız yandığında veya bir haksızlığa uğradığımızda, beynimizin duygusal merkezi bunu hassas bir tehdit olarak algılar. Bize zarar veren bir durumu öylece bağışlamak ya da unutmaya çalışmak, içsel savunma mekanizmalarımıza “Artık gardını indirebilirsin” demek gibi gelir. Oysa zihnimiz, sırf bizi yeniden kırılmaktan koruyabilmek için “Dikkatli ol, tekrar canın yanmasın” diye fısıldamaya devam eder. İşte bazen gurur ya da mesafe olarak adlandırdığımız şey, aslında ruhumuzun kendisini sarmak ve korumak için kuşandığı o insani, koruyucu kalkanın ta kendisidir.
Bir iş yerindeki terfi sürecini düşünün. Aylar boyunca omuz omuza çalıştığınız, tüm projelerinizi ve fikirlerinizi paylaştığınız meslektaşınızın, yöneticinizin önünde sizin üzerinizden prim yaptığını ve sunduğunuz stratejiyi kendi fikriymiş gibi satarak terfiyi kaptığını öğreniyorsunuz. O an hissettiğiniz şok, sadece bir terfiyi kaybetmiş olmanın üzüntüsü değildir. “Emeğe değer verilir ve çalışan kazanır” şeklindeki adil dünya inancınız bir anda yerle bir olur; kendinizi kötü hisseder ve öz saygınızın zedelendiğini görürsünüz.
Aradan aylar geçtikten sonra bu meslektaşınız yanınıza gelip yaptığı eylem için pişman olduğunu, o anki hırsına yenik düştüğünü söyleyerek samimiyetle özür dileyebilir. Mantığınız “İş hayatı profesyonellik gerektirir, kin tutmak bana zarar verir” dese de içinizdeki o görünmez kalkan anında yükselir. Zihniniz, “Onu kolayca affedersen kendi emeğine saygısızlık etmiş olursun” ve “Yarın başka bir projede sana yine aynı şeyi yapmayacağının garantisi var mı?” fısıltılarıyla sizi koruma moduna alır.
Bundan sonra onunla kurduğunuz mesafe, sadece işle sınırlı tuttuğunuz iletişim ve paylaştığınız bilgileri kısıtlama kararı, aslında bir hırs veya öç alma isteği değildir. Bu soğukluk, zihninizin aynı yerden bir daha yaralanmamanız için etrafınıza ördüğü koruyucu bir duvardır. Gardı indirmek, zihnimize göre kendimizi yeniden savunmasız bırakmak demektir. Bu yüzden affedememek çoğu zaman katı kalplilik değil, benliğimizi koruma çabamızın doğal bir sonucudur. Ya da başka bir örnek verecek olursam ;
İlişkinizde partnerinizin sizi aldattığını ve sizin bunu yakaladığını/ farkettiğini düşünelim. O an hissettiğiniz öfkenin ötesinde, asıl yıkıcı olan şey gerçekliğinizin kaybolmasıdır. Aylar hatta yıllar boyunca paylaştığınız anılar, söylediği güzel sözler, birlikte kurduğunuz gelecek hayalleri bir anda anlamını yitirir. “Meğer ben bir yalanın içinde yaşıyormuşum” düşüncesi, insanın kendi gerçeklik algısını ve sezgilerine olan güvenini altüst eder.
İlk örnekte emeğiniz çalındığında zihniniz “Bir daha aynı oyuna gelme” diyerek sizi profesyonel bir koruma moduna almıştı. Fakat aldatılma deneyiminde durum daha derin ve yakıcıdır. Partneriniz gözyaşları içinde pişman olduğunu söyleyip af dilediğinde, mantığınız “Her insan hata yapar, affetmek büyüklüktür” diyemeyebilir , beden ve ruh bu özrü kabul edemeyebilir. Çünkü eylem kendisini kırılmanın ötesinde bir hiçmiş gibi hissetmeye dönebilir. Partnerinizin yanında kaldığınız her gün, o duvarların arkasında bile olsanız, şüphenin ve değersizlik hissinin gölgesinde yaşamaya devam edersiniz. Zihniniz sürekli bir dedektif gibi çalışır, her telefon çalmasında, her geç kalmada aynı yara yeniden açılır. Hatta okları kendinize döndürerek bu ilişkideki aldatılma sebebini kendinize bağladığınız bir tablo bile yaratabilirsiniz. “Ben ona yetemedim.” “Benim yüzümden başkasına gitti. Daha bakımlı olsaydım gitmezdi”… gibi bir çok suçlama boyutunu kendine tanımlayabilir. O adamı değiştirmeye çalışmak, yanlış bir insandan doğru bir hikaye çıkarma ısrarıdır. Doğru kişi olmadığını anladığın an zorlamayı bırakmak, bir vazgeçiş değil, öz-saygını geri kazanmaktır.Bu noktada asıl affetmek, o kişiyi yanında tutup hatalarını sineye çekmek değildir. Affetmek; onun sorumluluğunu sırtından atıp o adamdan ve o zehirli ilişkiden tamamen kurtulmaktır. Karşındakini kendi sığlığında bırakıp gittiğinde, kişiyi aklamış olmazsın; sadece kendi zihnini o bitmeyen denetim hapishanesinden tahliye edersin. Bazen affetmek veda etmektir. Burada bu ince çizgiyi görememe kendini suçlamayla birlikte bir çok psikolojik problemi de doğurabilecek etkidedir.
Bununla birlikte affetmek, her zaman veda etmek veya kapıları kapatmak anlamına da gelmez. Eğer karşı taraf hatasının sorumluluğunu samimiyetle üstleniyor, yarattığı tahribatı telafi etmek için somut adımlar atıyor ve değişime açık duruyorsa; affetmek ilişkiyi yeniden inşa etmenin en güçlü harcı haline gelir. Aile içinde yapılan bir düşüncesizlikte veya bir dostun anlık hırsına yenik düşüp sonradan dürüstçe pişman olduğu durumlarda bağışlayıcılık göstermek, bizi yalnızlaşmaktan korur. Sorumluluk alınan bir hatayı affetmek, geçmişin kırıklarını temizleyip geleceğe daha sınanmış ve güçlü bir güvenle bakmamızı sağlar.
Yıllardır her konuda yanınızda olan, zor anlarınızda size destek veren bir kardeşiniz veya çok yakın bir aile büyüğünüz var. Ancak hayatının çok stresli, kontrolden çıktığı bir döneminde, topluluk içinde sizinle ilgili hassas bir konuyu patavatsızca ağzından kaçırıyor ve rezil olmuş hissetmenize neden oluyor.
O an duyduğunuz öfke ve hayal kırıklığı son derece haklıdır. Ancak bu olay, o kişinin geçmişteki tüm iyiliklerini ve aranızdaki bağın derinliğini bir anda yok etmez. Karşı taraf hatasını kabul edip, “O an kendi kafa karışıklığıma ve stresime yenik düştüm, seni koruyamadım ve çok üzgünüm” diyerek samimi bir telafi çabasına girdiğinde, bu bir zayıflık değil; ilişkinin olgunlaşmasıdır. Burada affetmek, hem o köklü bağı korumanızı sağlar hem de sizi “en yakınıma bile güvenemeyecek miyim?” kaygısından kurtararak duygusal emniyet alanınızı size geri verir. ya da Yıllardır birlikte büyüdüğünüz çocukluk arkadaşınızla ortak bir girişim kurdunuz. İşlerin sıkıştığı bir dönemde arkadaşınız, size haber vermeden şirket bütçesinden kendi kişisel acil bir ihtiyacı için harcama yaptı. Durumu fark ettiğinizde hissettiğiniz şey sadece maddi bir kayıp değil, dostluğunuza yapılan bir saygısızlıktır.
Ancak arkadaşınız kaçmak yerine karşınıza geçip yaptığı hatanın sorumluluğunu tamamen üstlendi; parayı ilk fırsatta geri ödedi, şeffaf bir hesap dökümü sundu ve bu hatayı bir daha asla tekrarlamayacağına dair net adımlar attı. Burada öfkeyi ve güvensizliği aylarca canlı tutmak, kurduğunuz o başarılı ortaklığı ve yılların dostluğunu kendi ellerinizle yıkmak demektir. Şeffaflık ve sorumlulukla desteklenmiş bu süreçte affetmeyi seçmek; geçmişin yükünü bırakıp, sınanmış ve daha sağlam temellere oturmuş bir güvenle yola devam etmenizi sağlar.
Psikolojik iyi oluş, ne yapılan her haksızlığa göz yummak ne de her hatada köprüleri tamamen yakıp yalnızlaşmaktır. Aksine affetmek; durumun şartlarına göre ne zaman sınır çizip veda edeceğimizi, ne zaman ise onarıma izin verip ilişkiyi iyileştireceğimizi seçebilme esnekliğidir. Karşı taraf sorumluluk aldığında affedebilmek bize güveni ve sevgiyi yeniden tecrübe ettirir; telafisi olmayan durumlarda affedip mesafe koymak ise öz-saygımızı korur. Her iki durumda da affetme kararı, başkasına verilen bir paye değil, kendi zihnimizi öfkenin zehrinden arındırma tercihidir. Öfkenin korunu tutmayı bıraktığımızda avuçlarımız iyileşir; içsel dengemiz kurulur.
Leave a comment