Yeşil Canavar: kıskançlık

Biz insanlar sayısız hissin gelgitleri ile yaşarız. Bir sabah sebepsiz bir sevinçle uyanırken, bir akşam aniden harlayan öfkenin yangınında kendimizi bulabiliriz. Bazen ufak adımlarla korku gelip kapıyı çalabilir. Kapıyı hafif araladığımızda o aradan sinsice hüzün içeriye girebilir ve hatta evin baş köşesine oturabilir. Işık misali duygularda bu şekilde parlayıp sönebilir. Bu duyguların arasında bir maraz vardır ki ne öfke gibi bir kere de patlayıp söner ne de dışarıya yansımak istemeyen hüzün gibi kabuğuna çekilir. Bahsettiğim bu köklü maraz insanlık tarihiyle yaşıt olan ve ruhun evine sinsi misafir gibi değil adeta toprağın işlendiği gün üstüne  bir gölge gibi  yerleşen ‘kıskançlık’ kavramıdır. 

Kıskançlık kavramını bir kefeye koymak zordur. Varlığı ile birçok olumsuzluğu ve neticesinde zararı getirebilmektedir. Kıskançlığın çektiği ip zafer getiriyormuş gibi hissettirebilir. Lakin o zafer kutusunun önünde ipte bulunan ufak düğümler mevcuttur. Hasetlik, intikam kavramları gibi…  Bizler o an bu düğümlerle ipi daha sıkı ve kontrollü çektiğimizi , o düğümlerin zaferi getirmede birer araç olduğunu düşünüp kullanırız.  O ipi çekerken düğümlerin elimizde bıraktığı aşınmayı görmekten bir o kadar kaçabilir hatta o an göremeyebiliriz.  O düğümler yaşamımızın birçok alanında bu tarz aşınmalar yaratabilmektedir.  Bu zaman zaman yıkıcı olan, bizleri hırpalayan aşınmalar kıskançlığın sadece bir duygu olmadığını , beraberinde tepkiyi de getiren bir karmaşık etki-tepki döngüsünün olduğunu düşündürmektedir.  Kıskançlık, insanın kendi eksikliklerine , korkularına , yetersizliklerine tutulma durumudur. Genellikle bu durumlar başkasına yöneltilmiş gibi görünsede aynanın dönüp dolaşıp kendisine çevrildiği noktalardır.

Bu karmaşık duygumuz her bireyin kendine özgü detaylarıyla deneyimlenebilir. Her birimizin sevinçleri, korkuları özneldir. Kimimize sevdiğinin yanı gözdedir, kimimize babasının gözündeki yeri, kimimize işini oturtmaya başladığı ofisi… Bu alanlardaki etkinliğin azalması , bir üçüncü kişiye kaptırılması ya da en başından beri bir üçüncü kişide olması dehşeti kıskançlığın yaratıcısı olabilmektedir. Kaybetme korkusu ve bir üçüncü şahıs tehditi her anın, olayın bir köşesinde belirmeye hazır bekleyebilmekte ve  kişi bu öznel durumlarını  korumak için kendine has koruma  refleksi olarak üç kişilik bir trajedi oluşturabilmektedir. 

Peki günlük yaşamda kıskançlık kendini nasıl gösterir? En sık rastlanan belirtiler arasında kişinin sevdiği insanı sürekli kontrol etme isteği, başkalarının ilgisini tehdit olarak algılaması, sık sık güvence arayışı içerisine girmesi ve çevresindeki olası rakipleri gözlemleme eğilimi olabilmektedir. Bunun yanında kişinin kendisini başkalarıyla kıyaslaması, terk edilme korkusunu yoğun biçimde yaşaması ve zaman zaman karşısındaki kişinin davranışlarını aşırı yorumlaması da kıskançlığın yaygın göstergeleri arasında sayılabilir. Elbette bu belirtilerden birini zaman zaman yaşamak kişiyi doğrudan kıskanç yapmaz; belirleyici olan bu duygu ve davranışların ne sıklıkla ortaya çıktığı ve kişinin yaşamını ne ölçüde etkilediğidir.  Bu belirtileri sık sık ve yoğun yaşayan bireyler geçmiş yaşantı ve anlarına sık bakma eğiliminde bulunabilir ve kendisi için ideal olanı, benlik tahtını gözleyebilir.  Geçmiş yaşantıya bakma eğiliminin temelinde çoğu zaman kaybetme korkusu ve sahip olunan değeri koruma isteği yer almaktadır.

Peki bizi bu denli esir alan marazın asıl kaynağı neresidir? ‘Koşulsuz kabul’ ü gördüğümüz ilk alan olan anne-baba, bakımveren yanıdır. Daha  geniş yelpaze ile ele alacak olursak aile ortamıdır.  Bağlanma öykülerimizin temelinin atıldığı bu yer oldukça önemlidir. Çünkü dışarısı ne kadar kusursuz olursa olsun insanın içindeki o özdeğer kovası delikse içeriye dökülen bir başka sevgi ya da başarı o kovayı doldurmaya yetmeyecektir .Kişi kendi değerini bir ötekinin gözündeki konumuna, elindeki güce endekslediği sürece maraz bir çıkmaz edası yaratacaktır. İnsanlık tarihinde belirgin bir örneğimiz olan Habil ile Kabil hikayesini hatırlayalım.  Habil ile Kabil ,Adem ile Havva’nın oğullarıdır.  Habil hayvancılıkla uğraşırken Kabil ise çiftçilikle uğraşmaktadır. Her ikiside tanrıya şükranlarını sunmak için birer kurban adamaktadırlar. Habil sürünün en sağlıklı ,en güzel hayvanını seçip içtenlikle sunarken ; Kabil toprağından çıkan ürünlerden işe yaramayan ve daha kötü halde olan ürünlerini sunmaktadır. Tanrı Habil’in sunmuş olduğu adağı kabul edip Kabil‘in sunduğu adağı reddetmektedir. Kabil tanrı tarafından seçilen ve sevilen kardeşini kıskanarak bu reddedilmeyi , ikinci plana atılmayı gururuna yedirememekte ve Habil’ e karşı duyduğu kıskançlık duygusunu içinde büyüterek kardeşi Habil’i öldürmektedir. Burada kardeşini yok etme arzusu aslında kendi içindeki değersizlik hissini yok etme çabasıdır. İnsan kendi içindeki boşlukları başkalarının varlığıyla kapatamayacağını anladığında o varlığı ortadan kaldırmak isteyebilmektedir.  Bu sadece ölüm değil o kişiyi hayatından çıkarma,  aşılmaz mesafeler koyma , nefret etme,  yok sayma gibi keskin duvarlar örmek olabilmektedir.

 Yaşamın işleyişi gereği yarışmacı bir sistemde olduğumuz aşikardır. Bugün bir sınava girdiğimizde çoğumuz “nasıl “geçtiğinin tartışmasından çok “kaçıncı olacağımızı” tartışmakla geçmektedir. Bir oyunu kazandığımızda  kaçının bizim puanımız olduğunu sormakta  ya da bir iş görüşmesine gittiğimizde beş kişiden niye bizim seçilmediğimizi sorgulamaktayız. Bir rekabetin, seçilme arzusunun hissedildiğinin ve bu marazın öğrenilmiş bir davranış olduğunu da görmekteyiz. İnsan kendi içindeki Kabil ile yani o yaralı, onay bekleyen çocukla yüzleşmekten kaçtıkça bu marazın esiri olabilmektedir. Gururun sonunda bu durumun pençesine düşen birisine baktığımızda görüyoruz ki yüreğinden yaralanmış olmasa bile muhakkak gururundan yaralı olmaktadır. 

Kıskançlık, tamamen ortadan kaldırılması gereken bir duygu olmaktan ziyade, anlaşılması ve sağlıklı biçimde yönetilmesi gereken bir duygudur. Bu nedenle psikolojik müdahalelerde temel amaç, kıskançlığı bastırmak değil; bireyin bu duygunun altında yatan düşünce, inanç ve ihtiyaçlarını fark etmesini sağlamaktır.  Kişinin kendisi ve çevresi hakkındaki işlevsiz düşünce kalıpları önemli rol oynamaktadır. “Yeterince değerli değilim”, “Başkaları benden daha başarılı”, “Sevilmek için üstün olmalıyım” gibi düşünceler kıskançlık duygusunu besleyebilmektedir. Bu nedenle  öncelikle bu düşüncelerin fark edilmesi ve daha gerçekçi bakış açılarıyla yeniden yapılandırılması hedeflenmektedir. Kıskançlıkla baş etmede öz farkındalığın geliştirilmesi de önemli bir yere sahiptir. Bireyin hangi durumlarda kıskançlık hissettiğini, bu duyguya hangi düşüncelerin eşlik ettiğini ve davranışlarını nasıl etkilediğini gözlemlemesi, duygusal düzenleme becerilerinin gelişmesine katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte kişinin öz değerini başkalarıyla yaptığı karşılaştırmalar üzerinden değil, kendi güçlü yönleri ve yaşam hedefleri üzerinden tanımlaması da koruyucu bir faktör olarak görülmektedir.  Birçok durumda kıskançlık, görünenin ötesinde; reddedilme korkusu, değersizlik hissi, terk edilme kaygısı veya onaylanma ihtiyacı gibi daha derin psikolojik süreçlerle ilişkili olabilmektedir.  Sonuç olarak kıskançlık, doğru ele alındığında bireyin kendisini daha yakından tanımasına fırsat sunan bir duygu olarak değerlendirilebilir. Önemli olan, bu duygunun davranışlarımızı yönetmesine izin vermek yerine, onu anlamaya çalışmak ve kişisel gelişim için bir rehber haline getirebilmektir.

Leave a comment

Psikoloji alanındaki bilgi birikimimi, bireylerin içsel yolculuklarına rehberlik etmek ve farkındalık süreçlerine eşlik etmek için kullanıyorum. Bu platformda, psikolojik kavramlar, psikolojik rahatsızlıklar ve ruh sağlığına dair paylaşımlarımı yapmak için buradayım.