Seçim Yanlılığı: Kendi kararlarımızın ne kadarı bize ait?

Önümüze çıkan sayısız alternatif arasından kendi irademizle bir yön belirleme, karar alma ve nihayetinde kendi hayat hikayemizi yazma sürecimizi oluşturan önemli etkenimiz seçimlerimizdir. Sabah uyanıp ne yiyeceğimize, aynanın karşısına geçip bize neyin yakışacağına, hangi yolu kullanacağımıza, kimlerle vakit geçireceğimize, nerede yaşayacağımıza, hangi mesleği yapmak istediğimize hatta hayatımızı kiminle paylaşacağımıza kadar uzanan karar ve seçimlerden geçeriz. Farkında olsak da olmasak da her seçim bizi olduğumuz kişiye biraz daha yaklaştırır ya da tam tersi bambaşka bir yola sürükler. Seçimler sadece birkaç seçenek içerisinden birini tercih etmek değildir. Seçim yapmak; kişinin ihtiyaçlarını, değerlerini, beklentilerini, geçmiş deneyimlerini ve geleceğe dair hayallerini bir araya getirerek kendisi için uygun olduğuna inandığı şeyi belirleme çabasıdır. Çoğu zaman bir seçimin doğru ya da yanlış olmasından önce, o seçimin neden yapıldığı daha büyük bir önem taşır. İnsan yaptığı her tercihle aslında sadece bir nesneyi, bir insanı ya da bir durumu seçmez; aynı zamanda kendi düşünce sistemini, önceliklerini ve dünyayı algılama biçimini de ortaya koyar. Seçimlerimizi yaparken bazen duygularımız, bazen mantığımız, bazen ihtiyaçlarımız , bazen ise hayalimizdeki bir başka kişi-nesne ya da durum belirleyici etkendir. Seçimlerimizi bazen tıpkı bir ışık hızıyla ve kolayca yapabildiğimiz gibi epey zaman alıcı ve zor bir şekildede alabildiğimiz aşikardır. Seçim yapmayı zorlaştıran etmenlerin başında alternatifler gelir. Karşı karşıya kalınan durumda ihtiyaç, doğru, iyi olacak şey az da olsa netse seçim kolaydır. Bir mağazaya “etek alacağım, ayakkabı bakacağım” düşüncesiyle girdiğimizde diğer seçenekleri ikinci plana atarız. Ama iş hangi ayakkabıyı istediğimize geldiğinde önümüze koca bir yelpaze açılır. Spor ayakkabı, bot, çizme, krampon ve nicesi. Seçimimizi yaptıktan sonra bizi tekrar bir seçim bekleyecektir. Zihin, spor ayakkabıyı alternatiflerinin arasından seçmiş bu seferde hangi renk olacağının düşüncesinin sinyalini bireye vermeye başlamıştır. Seçim konusu olan şeyin karmaşıklığı, önemi ve bağlı olduğu seçenek sayısı arttıkça seçim yapmamız zorlaşır. Tam da bu noktada beyin karar vermek için aşırı enerji harcamaya başlar, yorulur ve hatta hiçbir seçeneği seçemeyecek hale gelebilir. Görüldüğü gibi insan zihni her gün binlerce karar alır. Her kararı en ince ayrıntısına kadar analiz etmek çok büyük bir enerji ve zaman kaybı yaratır. Beynimiz bu yükü hafifletmek için zihinsel kısayollar kullanır. Örneğin; sokakta yürürken aniden bir köpek havlaması duyduğumuzda köpeğin cinsini, köpekte asılı olan zincirin sağlamlığını ya da köpeğin niyetini analiz etmeyiz. Beyin deneyimlerden yola çıkarak hızlıca bir “tehlike” kararı verir ve sizi oradan uzaklaştırır. Zihin bireyin kendisinin yaşayıp yaşamadığı durumu tartmanın aksine görüp şahit olduğu bir bilgiden bile bunu işleyebilir. Bu sebeple bir seçimin ilk adımı o seçeneğin zihinde yaratacağı hisle başlar. Bir sese, görüntüye, kelimeye ne kadar sık maruz kalırsak ona karşı istemsiz bir aşinalık ve dolayısıyla güven geliştiririz. Beynimiz evrimsel olarak tanıdık olanı “güvenli”, yabancı olanı ise “potansiyel tehlike” olarak kodlar. Günde beş kez okunan ezanın sesi bu durumun örneğidir. Birey o an ibadet etmiyor, hatta seküler bir yaşam sürüyor olsa bile her birkaç saatte bir bu sesi duymak din, cami ve inanç kavramlarını onun işitsel dünyasının doğal bir parçası haline getirir.

Seçim sürecinin derinliklerine indiğimizde, seçim dediğimiz eylemin çoğunlukla toplumsal kodlar, kültürel yönlendirmeler ve dışsal manipülasyonlarla şekillenen bir seçim yanlılığından ibaret olduğunu görürüz. Bugün tüm dünyada bilinen Noel Baba figürünü örnek gösterebilirim. Noel Baba; kırmızı-beyaz pelerinli, beyaz sakallı ve sevimli göbeğiyle kabul görmüş bir figürken, geçmiş zamana baktığımızda , mitolojide yeşil-mavi kıyafetler giyen zayıf bir figürdür. Bu imajı değiştiren ve bugünkü hale getiren güç, ticari bir otorite olan Coca-Cola firması olmuştur.. Şirket geçmişte kış aylarında düşen satışları arttırmak için Noel Baba’yı kendi marka renkleri olan kırmızı ve beyaza boyayarak devasa reklam kampanyaları başlatmıştır. Her yıl kasım-aralık aylarında televizyonlarda, sokaklardaki billboardlarda, market raflarında sürekli kırmızı-beyaz Noel baba figürü insanlara gösterilir ve bireyler kar-kış, kutlama kavramlarını bu görsel uyarana yoğun maruz kalarak geçirirdi. O dönem göz ve odaklar Coca-Cola’da olduğundan dolayı birey “kışın asitli içecek mi tüketilir” fikrini bulunabilirlik ve ulaşılabilirlik açısından rafa kaldırarak kendi özgür iradesiyle market arabasını doldururken o şişeyi arabaya katmaktadır. Kimseye “bu asitli içeceği tüket” baskısı yapılmaz, ancak seçim otorite tarafından Noel Baba figürüyle tasarlanarak desteklenmektedir. Birey bu sistem oyununu göremez ve yaptığı her seçimini tamamen kendi özgür iradesiyle bağımsız bir şekilde gerçekleştirdiğine inanır. Bunların yanında din, kültür , devlet ve ebeveynlerin kurmuş olduğu otorite de seçimlerimizi etkileyen mekanizmalar olmaktadır. Tahmin ederim ki birçoğumuz yapmış olduğu seçimlerinin sonunda memnun kalabildiği gibi tam tersi durum yaşayıp tatmin olmama, burukluk ya da benzeri hisler yaşamıştır. O seçimden memnun olmadığında “oldu-bitti, yapacak bir şey yok” adlı senaryoya sığındığı bile olmuştur. Peki gerçekten “yapacak bir şey yok” mudur?

Zihne önceden yerleşmiş kalıplar kendi seçimlerimizi yaparken ya da karar alırken engelleyici rol oynayabilmektedir. . Partneriyle özel bir akşam yemeğine çıkacak kadın profilini düşünelim. Çoğumuzun zihninde “romantik bir randevuda kırmızı renk bir kıyafet ya da şık bir elbise giyilmelidir” algısı belirir. Çünkü kırmızı tutkunun rengidir. Elbise ise şık olmanın bir aracıdır. Bir de hafta sonu arkadaşlarıyla kahve içmeye gidecek bir çocuk düşünelim. Sessiz, sakin bir kafede oturup kahve içmek isterken herkesin hikaye paylaştığı, yeni açılmış kafeye giderken kendisini bulabilmektedir. Burada kadın beyaz bir gömlek giymek isteyebilir, kendisini onun içerisinde rahat ve güzel hissedebilir . Çocukta rahat kafa dinleyeceği o sakin kafeye gitmek isteyebilir. Lakin sonuç neticesinde o kadın kırmızı bir elbise giyerken çocukta kendisini o yeni açıla kafede bulabilir. Burada çoğunluğun ve de toplumun oluşturduğu kalıplar bireyin düşünce ve davranış sisteminde değişikliğe sürükleyen birer etki modeli olabilmektedir. Burada bireyler elbise ve kafe seçimini kendilerinin seçtiğini zannedebilir. Oysa zihin çoğunlukta gördüğü şeyi doğru kabul eden seçime bükülmüştür. Bu bükülme anlarında en özgürleştirici gerçek fark ettiğiniz anın bir şeyleri de değiştirecek anın olmasıdır. “Yapacak bir şey yok” cümlesi, zihnimizin sorumluluktan kaçmak için sığındığı konforlu bir limandır. Oysa her zaman yapacak bir şey vardır. Bizi mutsuz eden o kalıplaşmış toplum yargılarından sıyrılmanın yolu, seçimlerimizin arkasındaki gerçek ihtiyaçları keşfetmektir. Bugün o kırmızı elbiseyi değil de kendinizi içinde en “siz” hissettiğiniz beyaz gömleği giymek, popüler olanın gürültüsü yerine ruhunuza iyi gelecek o sakin kafeyi seçmek, özgür iradenizin ilk ve en büyük zaferi olacaktır. Unutmayın; hayatınız, size sunulan seçeneklerin bir toplamı değil, o seçenekler karşısında gösterdiğiniz bilinçli farkındalığın eseridir. Zihninizin otomatik bükülmelerini fark etmek, kalıpları kırmak ve kendi özgün tercihlerinizi inşa etmek tek başınıza ve bir anda yürütmesi zor bir süreç olabilir. Zaman, farkındalık ve destek kavramlarıyla kendisini yenilemeye açık olmaktadır.

Leave a comment

Psikoloji alanındaki bilgi birikimimi, bireylerin içsel yolculuklarına rehberlik etmek ve farkındalık süreçlerine eşlik etmek için kullanıyorum. Bu platformda, psikolojik kavramlar, psikolojik rahatsızlıklar ve ruh sağlığına dair paylaşımlarımı yapmak için buradayım.