Negatife sarılmak


Her insanın kendine has yaşam standartları, karakteri, kişilik yapısı, ve memnuniyetleri vardır. Kimimize aşk tutkulu bir kırmızıdır, kimimize saf bir beyaz ,kimimize ise mat bir siyah. Uçan kuş ayakları yerden kesen bir özgürlüktür belki , belki de gökyüzünün içindeki bir kaçak. Hepimiz aynı şeylere bakarız ama çoğumuz birbirinden farklı görürüz. Mutluluğu görünce sarılanlarımız olduğu kadar bir korkuya, birisine ,belirsizliğe ya da acıya sarılanlarımız da yok mudur?

Hoşlandığımız birisini düşünelim. Onu görmek, onunla konuşmak için can atarız. Aynı ortama geleceğimizi bildiğimiz yerde saçımıza her zamankinden daha fazla odaklanır, kıyafetimizi daha bir özenle seçip giyeriz. Heyecanla adım atmasını bekler belki de o adımı kendimiz atarız. Tek taraftaki yoğunluğun fazla olduğu hatta belki karşı tarafın durumun farkında olmadığı zamanlarda o adım tökezleyebilmekte, durup kalabilmektedir. Çoğumuzun hayatında çok istediği ama red aldığı birisi olmuştur. Birkaçımız gururunu yanına alıp giderken birkaçımız reddine sarılarak adım attığı yerde kalmıştır. İnsan ulaşamadığını daha çok mu ister? Bunu bir merakla mı yapar yoksa onay ihtiyacı için mi? Kendisine yazan insanı, aklındaki insanı görmeye adayan gözlerine perde indirerek kapatır. Kabul görmediği ama zaafı olduğu kişiyi hayallerinde, zihninde yüceltir durur. Zaman geçer ama o kişiler birinden, bir şeylerden geçmez. İnsan hiçi ister mi? Hiçin içini doldurur mu?
Belki de doldurur. Çünkü o “hiç”aslında bildiğimiz en tanıdık boşluktur. “ terk edilme şeması” nın ruhumuzda açtığı bir çukurdur. Bu şema, insanın göğüs kafesine yerleşmiş, kalbin ritmini kapatmış ve kendi sesini yakarmıştır. Bireye “ eninde sonunda herkes gidecek”, “ yanında kimse kalmayacak” diyerek kendisini hatırlatır. Bu ses öylesine köklüdür ki belki de çocukluğumuzda birinin elimizi bıraktığı o ilk andan beslenir. Bu bizim düşüncemizi öylesine destekler ki biz, bir gün mutlaka bırakılacağımızdan emin oluruz. Sırf o terk edilme acısını bir kez daha yaşamamak için o hiçe sığınırız. Neden ulaşılmayanı daha çok isterize gelecek olursak; ulaşılmayan biri bizi asla terk edemeyecektir. Zihinde yüceltilen o kişi bizim hayal dünyamızda hapis olduğu için kapıyı çekip gitme lüksüne sahip olamayacaktır. Böyle bir ilişki paradoksunun olduğu yerde de gerçek bir bağ kurmaktan ödümüz patlayacaktır. Gerçek bir bağ, gerçek bir ayrılık ihtimalini de beraberinde getirecektir. Bu durumda bizi gerçekten sevebilecek, yanımızda duracak insanları sıkıcı bulmaya başlayacağızdır. Çünkü onların sevgisi güvenli olacak güven ise her an kaybedilebilecek bir lüks gibi görünecektir. Gitmeyen ama gelmeyen de o hayal bizi gerçek bir ayrılığın yıkımından koruyan sahte bir kalkan olacaktır. ruhu sürekli bir tetikte olma hali ile zehirleyecektir. Peki zehiri kabul etmek mi çözümdür yoksa panzehiri aramak mı?
Hayaldeki o kişinin karşısında diz çökmeyi bırakıp geçmişteki o çocuğun ya da şema ile ilk tanıştığımız yaştaki yaralı halimizin yanına çökmek önemlidir . Şemalarımız biz onları fark edene kadar kendisini gizleyecek yaşayıp hissettiklerimizle “bu bizim kaderimiz” gibi gelecektir. Şema kader değil, yanlış dikilmiş bir kıyafettir. O kıyafet bize dar geliyor, nefesi kesiyorsa çıkarmak ya da atmak gerekecektir. Bir hiçi doldurmak istedikçe kendi içimizdeki boşlukları arttırır ve onlardan kaçarız. O hiçten ziyade kendi boşluklarımızı tanıyıp onları doldurmaya başladığımızda bir şeyleri değiştirmeye ve kendi hikayemizi yazabileceğimiz temiz bir sayfaya geçiş yaparız. Unutmayalım ki yapılan yolculuktan sonra ellerimizde valizlerle kapıyı başkasının açmasını beklemektense o evin anahtarının cebimizde olması bir kurtarıcıya değil, sadece kendi cesaretimize ihtiyacımız olduğunu bize gösterir.


Leave a comment