Güven, bireylerin yeteneklerine, sahip olduğu kazanımlarına, zeka becerilerine, ikili ilişkilerindeki bir ‘başkasına’ ve en önemlisi kendisine inanma durumudur. Yalnızca soyut bir inanç ya da ahlaki bir değer değil , insan psikolojisinin en temel taşlarından biridir. Zihin ve kalp derinliklerinde yankı bulan, dış dünyanın kaotik karmaşasına karşı inşa edilen içsel bir sığınaktır. İnsanın kendisine ve dış dünyaya karşı geliştirdiği bu temel uyum,onun hayattaki duruşunu, ikili ilişkilerini ve hatta fiziksel sağlığını doğrudan etkileyen dinamik bir yapıdır.
Güven hayatımızda adeta bir pusula görevi üstlenir. Onun izinde gitmek bize daha iyi olanı, doğru olanı ve huzurlu-rahat hissettirecek bir alanı sunacak gibi hissettirir. Peki, her birimiz o pusulanın güven yönüne mi dönüğüz? Güveni arayanımız ya da o yolda kaybolanımız yok mu?
Pusulamızın ibresi zaman zaman şaşabilir. Dış etkenlerin yarattığı karmaşaya kapılabilir. Güvenin sarsıldığı o kırılma anlarında o içsel sığınağımızın duvarlarında çatlaklar oluşmaya başlayabilir. Bu çatlaklar sebebiyle yeni arayışlara girebilir, kimi zaman kendimizi koruma iç güdüsüyle daha kalın duvarlar örebilir hatta yara alma korkusuyla pusulamızın yönünü değiştirmek isteyebiliriz. Hayatın akışı gereği o pusula daimi şekilde sabit bir yönü göstermeyecektir. Süreç içerisinde yaşanılan olay ya da durumların beraberinde kendi ‘güven’ tanımımıza ve olgunlaşma sürecimize göre yeniden kalibre edilerek oluşmaya devam edecektir.
Dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk çevre yani aile, ruhun güven duygusunu tanıdığı, şekillendirdiği ve anlamlandırdığı ilk ortamdır. Dış dünyanın ve kendilik kavramının ilk olarak okunduğu yer anne veya bakımverenin gözleridir. Bu ilk ayna çocuğa dünyanın güvenli bir yer olup olmadığını adeta fısıldar. İhtiyaçların tutarlı, sevgi dolu ve zamanında karşılanıldığı durumlarda çocuğun iç dünyasında bir temel inşa edilir. Güven teması bebeklik ve çocukluk döneminde sağlam atılmadığında olası artçılarda bireyi sarsacak hatta belki de savuracaktır. Yaş aldıkça güvene yüklenen arka temalarda değişiklik gösterecektir. Başta bir baş okşaması ya da anne memesiyle başlayan bağ bir bakmışız ki 20li -40lı yaşlarımızın ‘ilgi-sevgi’ gibi geniş bir penceresini oluşturmuş. Çocukluğunda yeterli ilgi ve şefkati almamış, başı okşanmamış bireye baktığımızda o baş okşanmamasının olası alacağı destek ve ilgileri de ketleyici noktalarının olduğunu keşfetmesi ya da görmesi zor ve zaman alıcı olabilmektedir. Bu yüzden temel sağlam atılmalıdır. Atılmadığında bu sadece duygusal bir yara almakla kalmayıp beynin çalışma sistemini de değiştirmektedir. Yaşanan ihmal, tutarsızlık veya travmalar uyaranları birer tehdit olarak algılatır.
Güvenin aile ortamı dışında alındığı çevre de oldukça önemlidir. Bir arkadaş, eş ve nicesi…
İlişkisinde aldatılan birini düşünelim. Aldatılma gerçeğiyle yüzleşilen anda beyin adeta bir şok yaşar. Beynin tehlikeyi algılama merkezini tetikler ve onu bir savaş-kaç döngüsüne sokar. Birey sadece partnerine değil kendi yaşanmışlıklarına da yabancılaşabilir. Sonuç ya da durum ne olursa olsun kendimize çıkaracak bir payımız, soracak sorumuz tahmin ederim ki olur. Hatta “Ben nasıl fark edemedim!”, “Acaba başka hangi söyledikleri yalandı?” “Ben çok safım” gibi ifadeleri doğrudan söyleyip hissedenlerimiz kadar içsel olarak fısıldandığını hissedenlerimiz de vardır. Bu gibi ifadelerle zihni bir sorgulama döngüsüne sokabilir, bu kaosun altında mantık ve karar verme süreçlerini rasyonel şekilde sağlayamayabiliriz. Kendi yargılarımıza güvenmekte zorlanabilir, aynı olayla karşılaşmamak için olası şeylerden kaçabiliriz. Nefsi müdafaası olmadan ceza faturasını sıradaki durum ya da kişilere adayabiliriz. Genellikle yaşadığımız olaylara ya da güven kırıcı hareketi bulunan kişilerin özelliklerine karşın benzer durum ya da kişilerle karşılaştığımızda oradan ve o andan uzaklaşmak isteriz. Neden olarak ise bunun benzer ama bir de acı tecrübe olduğunu söyleriz. ” Nasıl olsa aldatıldım, o neden yapmasın ki”, ” ben bu ilişki olaylarında yeterli tecrübeyi aldım, kimseye güvenilmez” diyip kendimizi bir katran edasıyla yeniliğe kapatabiliriz. Nasıl ki aynı anneden doğan iki çocuk birbirine bir o kadar zıt olabiliyor, beş parmağın beşi de bir olmuyorsa insanlar için de bu böyledir. Güvenin kırıldığı noktadaki olay ya da özneler değiştiğinde süreçte değişecektir.
Yapımız gereği sosyalleşebilen, yeni insanlar tanıma potansyelinde olan canlılarız. Nasıl ki uzun yıllar sürecek dostluktaki arkadaşımızı bugün tanıyabiliyorsak güvenle de ansızın, bir anda yaş fark etmeksizin tanışabiliriz. Çocukluğun puslu ve belki de o boş tablosunu bir tutam eklenmiş renk canlandırabilir. Hatta o tabloyu doldurabilir.
Güven zedelenmesini somut bir örnekle anlatmam gerekirse çok sevdiğimiz bir pantolon yırtıldığında ona yama yapmak iyileştirici gibi gözükebilir ama alttaki yırtık bizi huzursuz hissettirir. Çünkü biz o ilk görmüş olduğumuz halini sever ve de ararız. O yama bizi tatmin etmiyor, sürece adapte etmiyorsa o pantolonu değiştirmemiz gerekmektedir. Bazen anı, olayları ya da kişileri değiştirmemiz bizim elimizdedir. Güven de tıpkı o pantolonu değiştirdiğimiz an gibi kusurları örten yamadan arınmalı ve kişinin idealindeki çevçeveye eğrilmelidir.
Güven kaybı ya da güvenmekte problem yaşayan kişiler dünya başına yıkılmış, her şey maf olmuş gibi hissedebilmektedir. İyileşme, bu parçaları eski haline getirmek değil, onlardan daha dayanıklı ve bilinçli bir mozaik inşa etmektir. Dışardaki dünyanın veya insanların kusursuzlaşmasını beklemekten ziyade iç dünyada yürütülen bir farkındalık yolculuğudur. ‘Sınırlarımız’ ın olması ve bunları hayata entegre edebilmemiz körü körüne teslimiyet hissinden bizleri uzaklaştırıp hayatın hangi katmanına kimi-neyi? alabileceğimize karar verme yetkimizi ele almamızı sağlamaktadır. Bu kontrolü dışarıdan alıp merkeze yani kendimize taşımamız önemlidir. Gözleri iyi görmeyen birisine gözlerini tamamen kapatıp karanlığın net olmasını iyileşme olarak sunamayız. Aksine daha da net görmesi için o gözlüğü ona uzatırız. İş kendimize geldiğinde de gözümüze uygun olan o gözlüğü takabilmeli ve yeniliğe adayabilmeliyiz. Tedavi süreci katı düşüncelerin yeniden yapılandırılarak farkındalık temelinde esnetilmesi ve iyileşmeyi teşvik etmesidir. Tıpkı yazımın başında dediğim gibi güven , inanmaktır. Bunu başta kendimize, düzene ve zamana inanarak başarabiliriz.

Leave a comment