Kaygı bir muhafız mı yoksa hapishane mi?

İnsan zihni uyanık olduğu her an bilinçli ya da bilinçsiz ,durmaksızın düşünce üretir. Bir tiyatro sahnesinde seyirciler bir bir çekilse bile o oyunun devam ettiğini görürüz . Seyirci bazen koltuğundan kalkıp gitse de, oyuncular repliklerini fısıldamaya devam eder. İnsan zihni de tıpkı o tiyatro sahnesi gibidir.  Zihnin seyircisi “farkındalık “olurken ; oyuncular “ düşünceler” olur. Biz kendimizi dinlemeyi bıraktığımızda perde arkasındaki o ses hiç kesilmez. Zihin, sadece kendisine tanıklık edildiğinde değil, kendi başına kaldığında da var olan bir yapıdır. Elinde kalemle beyaz kağıda bakarken, bilincin sadece “ne yazmalıyım?” sorusuyla meşgul görünebilir oysa o sırada bambaşka bir telaş içinde olabilir. Sen kağıtla bakışırken, zihnin bir yandan dün akşamki konuşmanın o yarım kalan cümlesini onarır, bir yandan mutfakta içilen bir kahvenin kokusunu hatırlar, belki de bir yandan gelecekteki bir başarısızlığın provasını yapar. Bu düşünceler çoğu zaman zihinde net bir cevap arar. Bir sebep, kişi, olay ya da sonucu bekler. O an yaşanılan durumun keskinliği , sonraki aşamada kişinin ne yapacağı, nelere dikkat edeceği gibi hususları netleştirmesi kişiye nispeten zihinsel veyahut duygusal olarak rahatta hissettirir. Geleceğin bu puslu perdesini aralama arzumuza, sonraki hamleyi bilmenin huzuruna sığınma isteğimize ,insani bir zaaf mı demeli yoksa gönül rahatlığı mı? Netice olarak henüz şekillenmemiş olan durumların vadedebileceği o uçsuz bucaksız boşluktan ürkeriz. Akıbetini kestiremediğimiz her an, ruhumuzda yankılanan sessiz bir çığlığa dönüşür.  Bizi kendinden uzağa, bilinenin o güvenli ama dar kıyılarına iter. Çünkü insan, belirsizliğin o devasa dalgalarıyla boğuşmak yerine, çoğu zaman durağan bir limanda beklemeyi yeğleyecektir. Peki, belirsizlik sahiden gönül rahatlığımızın azılı bir düşmanı mıdır?

Zihin, rastladığı her boşluğu doldurmalı ya da üzerine bir fazla düşünceyi mi eklemelidir?  Baktığımız zaman zihin işleyişi gereği neden sonuç ilişkisini baki kılmaya çalışır. Ancak insan her ne kadar bir şeyleri düşünerek yapsa da bazı karar ya da hareketlerinde duygularını da göz ardı edememektedir. O kişinin hayatında “doğru kişi “olmadığını düşündüren zihine “ama onu seviyorum” duygusu sarılabilir.  Tam da bu noktada yaşamın içinde binbir ihtimalin olduğu, kuralsız ve değişken olabildiği göz önüne serilir. Kimimiz bu ihtimallere farklı bakış olarak bakarken kimimiz köreltici, yalnızlaştırıcı ve belirsizlik olarak bakabilir. İşte o an, ruhumuzun kapılarını çalmadan içeri dalan, davetsiz ama bir o kadar da aşina adına kaygı dediğimiz bir misafir belirir. Kaygı dediğimizde çoğunuzun aklına endişe kelimesi gelir. Lakin kaygı, sadece olumsuz bir duygu değil; evrimsel süreçte bizi hayatta tutan bir savunma mekanizmasıdır. Bu noktada önemli olan kaygının sıklığı ve yoğunluğudur. Bir enstrümanın teline benzetebiliriz. Tel çok gevşekse ses çıkmaz ama çok gerginse de o tel kopar .Belirli seviyedeki kaygı bizi harekete geçirir. Sınava hazırlanan bir öğrencinin, sunum yapacak bir çalışanın veya bir randevuya hazırlanan kişinin “iyi bir iş çıkarma” isteği, hafif kaygıdan beslenir. Bu, odaklanmayı ve hazırlıklı olmayı sağlar. Besleyici yanı vardır. İş o sunumu yapan kişinin sesini, zihnini bastırdığı an ise kontrolden çıkar. Eğer kaygı, çözüme odaklanmak yerine sadece “felaket senaryoları” üretmeye başlarsa, zihin o “güvenli limanı” bulacağım derken kendi yarattığı fırtınanın  içine girmeye başlar. Bu da yıkıcı bir yanının olduğunu göstermektedir. Ne zaman gerçeklik merkezinden uzaklaşılırsa yaşamın dokusunda onarılması güç durumlar baş gösterir. Kaygı, doğası gereği bir nevi bir muhafızdır. Bu muhafızın sesi kısıldığında ya da bir çığlığa dönüştüğünde, tehlike kapıyı aralamış demektir. Kaygıyla doğru şekilde başa çıkamadığımızda ilgisizlik hali, performansı bir gölge gibi aşağı çekerken, yaşamın dinamizmini de götürür. Zira kaygının hiç olmadığı bir zihin, yarını olmayan bir rüyanın içine hapsolmuştan farksızdır. Madalyonun diğer yüzünde ise patolojik bir yoğunlukla seyreden, hayatın ritmini bozan o endişe yer alır. Bu noktada kaygı, koruyucu bir mekanizma olmaktan çıkıp, zihnin kendi kendine kurduğu bir hapishaneye dönüşür. Gerçek dışı korkuların hüküm sürdüğü bu iklim; özgül fobilerden panik bozukluğa, agorafobiden yaygın kaygı bozukluğuna kadar geniş bir yelpazede ruhu kuşatır. Zihnin bitmek bilmeyen fısıltılarını ve belirsizliğin yarattığı o hırçın dalgaları dindirmek, sahnedeki oyuncuları kovmakla değil, onları yeniden yönetmekle mümkündür. Kaygı, çoğu zaman kontrolü kaybettiğimiz hissinden beslenir.Bu yüzden ilk adım  düşüncelerimizle aramıza bir mesafe koyarak “ihtimal” ile “gerçeklik” arasındaki o ince çizgiyi belirginleştirmektir. Zihin, henüz gerçekleşmemiş en kötü senaryoyu mutlak bir gerçekmiş gibi sunduğunda, ona şu an elimizde olan somut kanıtları sormak, zihnin yarattığı fırtınayı dindirir. Önemli olan kişinin kaygının da gülmek, ağlamak gibi gerekli olduğunu bilip, süreç içerisinde farkındalık kazanarak hayatına entegre edebilmesidir. 


Leave a comment